Değişen medya

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelen ve büyük tartışmalara neden olan yeni basın yasası, medyanın yeni bir düzenlemeye ihtiyacı olduğunun da göstergesidir. Medya sivil toplum örgütlerinin sansür eleştirileri konusundaki tartışmaya hiç girmeyeceğim ama medyanın bir düzene girmesi de büyük ihtiyaç doğrusu.

Gazete, televizyon ve dergiler tarafında zaman içinde oturmuş bir yapı var. Ancak internet ve sosyal medya konusunda düzenleme yapma gereği kaçınılmaz. Her türlü manüplasyon, haber kirliliği, doğru habere ulaşamama sorunu, gizli reklam ve yönlendirme gibi sayısız konuda büyük bir karmaşa var. Özellikle de yalan haber konusu, başlı başına büyük bir dert.

* * *

Manüplasyon, yönlendirme ve yalan haber konusunda şu sıralar Netflix platformunda yayınlanan bir dizi var. Yönetmenliğini Deniz Yorulmazer’in yaptığı ve Meriç Acemi’nin senaryosunu yazdığı “Kuş Uçuşu”, tam da medya dünyasındaki entrikaları ve etik değerleri sorguluyor.

İbrahim Çelikkol, Birce Akalay, İrem Sak, Miray Daner, Burak Yamantürk ve Defne Kayalar’ın başrolünde oynadığı “Kuş Uçuşu”nda, televizyondaki bir haber programının sunucusunun yerine geçmek isteyen ve bu uğurda engelleri aşmak için her türlü kavgayı mübah sayan genç bir stajyerin öyküsünü anlatıyor.

Ama ne öykü, her sahnesi olaylarla dolu… Kazılan kuyular, arkadan iş çevirmeler, uydurulan haberlerle yönlendirmeler, sosyal medyada sahte hesaplarla yönlendirilen sabun köpüğü haberleri, medya şirketlerinin içerisinden verilen dedikodu haberleri… İşte bu dizi, basın yasasındaki yeni düzenlemelerin de neredeyse tüm nedenlerine örnek oluyor.

Ne ararsan var yani…

* * *

Medyanın değişimi ya da değişen medya düzeni… Ne derseniz deyin… Ancak son dönemde medyanın değişimiyle birlikte düzenin de değiştiği aşikâr. Nedenini soracak olursanız, bizim zamanımıza bakmak lazım.

Bizim zaman derken öyle uzun uzadıya yıllar öncesine bakmak gerekmiyor. Toplasanız 20 yıl önce medya, şimdikinden çok daha farklıydı. En azından farkını şu tek kelimeyle açıklayabilirim: “Saygı”. Evet, saygı vardı medyanın her köşesinde ve medyanın olduğu her köşede.

Medyayı takip edenler, yani okurlar gazetecilere saygı gösterirlerdi. Kendileri lehlerine bir haber oldu mu gurur duyarlar, aleyhlerine olduğu zaman biz nerede yanlış yaptık deyip kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiğinin farkına varırlardı. Çünkü o günkü medya, halkın doğru ve tarafsız haber alma özgürlüğünün ta kendisiydi. Zaten bu yüzden de saygı duyulurdu.

İşte o medya içindeki gazeteciler de saygın kişilerdi. Çünkü onlar da doğru ve tarafsız haber peşinde koşarlar, kimseden etkilenmez, kimsenin güdümüne girmez ve kimseyi etkilemeye çalışmazlardı. Öyle bir tarafta olup diğer tarafı eleştirmez ya da görmezden gelmezlerdi.

Abartmıyor musun, diyebilirsiniz ama size küçücük bir örnek daha vereyim.

O zamanın gazetecileri, kendi aralarında gazetenin bahçesinde ya da barında yaza merhaba derlerdi. Kelli felli iş adamları, ünlü mü ünlü sanatçılar da bu mini yaza merhaba partilerine katılmak için can atarlardı.

Yeni medya düzeninin gazetecileri gibi Boğaz’daki beş yıldızlı bir otelde 4-5 tane sponsorun masrafları karşıladığı yaza merhaba partisi düzenlemezdi.

Bizim zamanımızdaki gazeteciliğe kurban olayım.

Kurban Bayramınızı da şimdiden kutlayayım.

Sağlıcakla kalın…

Eğlencenin merkezi

Okulların kapanmasıyla birlikte İstanbul’daki trafik de azaldı. Okul servislerinin trafikten çıkması etkili oldu tabii ki ama en büyük etkenlerden biri de tatil döneminin başlaması oldu. Yaklaşan Kurban Bayramı ve 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nü birleştiren tatilciler, soluğu güney sahillerimizde aldı.

Bahsi geçmişken hem Kurban Bayramı hem de 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nü kutluyor, ülkemize sağlık, huzur ve barış getirmesini diliyorum.

Büyük şehirlerimizde ve özellikle de İstanbul’da yaz aylarıyla birlikte eğlencenin merkezi de değişir. Tatil beldelerinde birbiri ardına yeni eğlence mekanları açılmaya başlar. İstanbul’un popüler mekanları da bu hareketlilikten faydalanıp eğlencenin merkezini tatil beldelerine taşır. Eğlenmeyi sevenler de bir yandan tatil yapıp bir yandan da gece hayatının keyfini çıkarır.

* * *

Eğlencenin yaz merkezinin olmazsa olmazı Bodrum’dur. İstanbul’da olduğu gibi Bodrum’da da Günay Restaurant’ın hakimiyeti söz konusudur. Eğlence hayatının lokomotifi olan Günay Restaurant, bu yıl Çeşme’de de gece hayatının müdavimlerinin hizmetinde olacak. Bodrum’da İbrahim Tatlıses, Çeşme’de ise Ajda Pekkan ve Cenk Eren’le kapılarını açan Günay Restarunat’ta, bakalım eğlence nasıl devam edecek…

Bodrum’un bir başka eğlence merkezi ise Azka Otel olacak gibi görünüyor. Geçtiğimiz yıl neredeyse her gece misafirlerine ünlü sanatçıların sahne aldığı çok özel eğlenceler sunan Azka Otel’in yaz eğlencelerinde Hülya Avşar, Gülşen, Kuşum Aydın, Kubat, Safiye Soyman ile Faik Öztürk, Özcan Deniz ve Gülben Ergen dikkat çeken isimlerden.

İstanbul’un bir diğer gözde mekânı Cahide Palazzo, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da Alaçatı’da hizmet vermeye devam ediyor. Cahide Alaçatı’da sahneye çıkacak isimler arasında Serkan Kaya, Yıldız Tilbe, Hakan Altun, Kenan Doğulu, Özcan Deniz ve Fatih Ürek yer alıyor.

Alaçatı’nın bir başka iddialı mekânı ise Jolly Joker’de ise Hakan Altun ve Gülşen’le başlayacak olan yaz eğlenceleri, farklı müzik tarzlarını seven tatilcilere de hitap edecek türden.

Yaz eğlencelerinde Kuzey Kıbrıs’ı da es geçmemek lazım. Casino turizminin merkezi olan Kuzey Kıbrıs’ın beş yıldızlı otellerinde özel eğlenceler bulmak mümkün. Misafirlerine bu özel geceleri yaşatacak otellerin başında Kaya Palazzo Resort&Casino Girne ile Merit Royal Premium Hotel geliyor.

* * *

Tatilcilerin gidişiyle İstanbul’da eğlence bitmiş değil. Ancak popüler sanatçıların çoğu tatil beldelerinde sahneye çıkıyor. İstanbul’da ise daha çok “eller havaya” tarzında gece eğlenceleri kalmış gibi. Birkaç mekânın dışında öyle elle tutulur yaz eğlencesi pek kalmadı.

Olsun, biz yine de İstanbul’dayız.

İşimize de gideriz, eğleniriz de…

Sağlıcakla kalın.

Dünya çapında bir yetenek

Doğal taş sektöründe dünya markası olmayı hedefleyen Stoneline, 25’inci yılını dünyaca ünlü sanatçı Fazıl Say konseriyle kutladı. Chanel, Hilton, Prada gibi dev markaların da aralarında olduğu dünya devlerinin tedarikçisi olan Stoneline’ın bu çok özel gecesinde sahneye çıkan Fazıl Say’a, gencecik bir müzisyen eşlik etti.

Henüz 16 yaşında olan Violinist Bade Daştan, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası ile 10 yaşında solist olarak Mendelssohn Keman Konçertosu’nun tamamını seslendirerek müzik dünyasında tüm dikkatleri üzerine çekmişti. 10 yıl önce Bilkent Müzik ve Bale İlköğretim Okulu’nda başladığı keman eğitimi ve uluslararası yarışmalarda elde ettiği 3 birincilik, 1 ikincilik ve 1 kez de Grand Prize ödülü kazanan Daştan, dünya çapındaki piyano sanatçımız Fazıl Say ile birlikte Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ndeki tüm sanatseverleri kendine hayran bıraktı. Özellikle kemanıyla sergilediği kuş sesleri eseri müthişti.

Türkiye’de gelebileceğimiz en iyi noktaya gelen ve artık yurt dışında büyüyerek dünya markası olmayı hedefleyen Stoneline yöneticileri, 25’inci yıl kutlaması için dünya çapındaki piyanistimiz Fazıl Say ile gelecekte dünya müziğinde ülkemizi temsil edecek kadar yetenekli olduğunu uluslararası platformlarda kanıtlayan Bade Daştan’ı sahneye çıkararak ne kadar isabetli bir karar verdiklerini gösterdi.

Organizasyon yeteneğim

Bilenler bilir, Hürriyet Gazetesi’nde çalıştığım 22 yıl boyunca Altın Kelebek’in organizasyonunda görev aldım. Daha doğrusu büyük bir kısmını ben yönettim. Bakmayın öyle, sahneye çıkıp ödül alanların gazete sahiplerine, genel yayın yönetmenlerine ya da başka müdürlere teşekkür ettiğine…

Organizasyonun isimsiz kahramanları vardır. Her şeyi tek tek hesaplayıp en ince ayrıntısına kadar uygulayıp sahneye kadar her aşamasıyla ilgilenirler. Eğer ekip genişse tecrübeli olanlar diğerlerini idare ederler. Ancak çekirdek kadroysa herkes her şeyle ilgilenir.

Hürriyet’teyken Altın Kelebek’le herkesin ayrı görevi vardı. Hem yöneticileri hem de görevli olanları idare etmek de hep bana düşerdi. Hazırlıkları da yaklaşık 6-7 ay sürerdi. Bunu pek kimse bilmez, sahneye çıkıp ödül alanlar Hürriyet’in sahiplerine ve yöneticilerine teşekkür ederdi.

Açıkçası o yıllarda sahneye çıkıp yöneticilere ve gazete sahiplerine teşekkür edenlere biraz kızardım. Çünkü neredeyse her şeyi ben ve arkadaşlarım organize etmiştik. Gazete sahipleri ve yöneticileri, ön sıralara kurulmuş teşekkürleri kabul ederdi. Biz ise hala arka planda koşturup dururduk.

* * *

Hürriyet’ten ayrıldığım sıralarda bir ara Magazin Gazetecileri Derneği Başkan Vekilliği görevini yürüttüm. O dönemde de MGD Altın Objektif Ödül Töreni’ni organize ettim. Rahmetli Recep Çilingir’le birlikte yaptığımız organizasyon hala hatırlanır.

Öncesinde tanışır sohbet ederdik ama yine aynı dönemde sevgili Alper Alp’le yollarımız kesişti. Alper’in o dönemde bir dergi çıkarma projesi vardı. Alper, Recep ve ben oturup konuştuk ve Moon Life Dergisi’nin temelini attık.

Piyasada benzer dergiler vardı, biz farklı bir tarz yapmak istedik. Düşünün Moon Life Dergisi’nin 10 yılı aşan mazisinde şu anki Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, iki kez kapak oldu. Evet, tarzımız farklıydı ve hem medya dünyasında hem de iş ve sanat dünyasında çok sevildi.

* * *

Yine aynı dönemde Moon Life Dergisi’nin ödül törenini başlattık. Bu yıl 10. kez düzenlediğimiz Aris Ezgi Doğan Moon Life Yılın En İyileri Ödül Töreni, artık sektörün en önemli ödül törenlerinden biri haline geldi. İlk yıllarda biraz tökezlesek de bazı hatalarımız olsa da son 4-5 yılda gerçekleştirdiğimiz ödül törenleri, parmakla gösterilen, hemen herkesin haftalarca konuştuğu gündemi belirleyen, yine sektördeki herkesin katılmak için heyecanla beklediği, katılanların da Oscar ya da Emmy Ödüllerine benzettiği bir tören haline geldi.

Çünkü Moon Life Dergisi olarak her yıl bir öncekinden daha güzel bir ödül töreni organize etmeye özen gösterdik. Her ayrıntısıyla tek tek ilgilendik. Alper de ben de tören öncesi ve tören sırasında bir hayli yorulduk.

Ama sonucunda aldığımız bir teşekkür ya da takdir eden bir söz, tüm yorgunluğumuzu alıyor.

O kadar çok takdirle karşılaşıyoruz ki, daha tören biter bitmez seneye ne yaparız diye konuşuyoruz.

İşte bu yüzden de son dönemde “bu yıl nasıl bir organizasyon olacak” diye herkesin merakla beklediği, sonrasında “bundan daha iyisi olmaz artık” dediği Moon Life Ödülleri, geçtiğimiz günlerde Cahide Palazzo’da gerçekleştirdiğimiz törenle zirveye ulaştı.

Tabii ki, biz yenisini yapana kadar…

Sevgiyle kalın, hoşça kalın.

Broadway salonları gibi

Herkes hemen hatırlayacaktır çocukluk günlerinde duyduğu, “hava karardı artık eve gir” diye seslenen anne-babamızın sesini. Çoğumuz da istemeye istemeye oyunu bırakır, arkadaşlarımızdan daha doğrusu eğlenceden kopup eve gelirdik. Ancak aklımız hala oyunda ve arkadaşlarımızda kalırdı.

Sonradan sonradan saatleri biraz geciktirmeye, eve daha geç dönmeye başladık. Bir süre sonra da bu geç dönmeleri kendimizde hak olarak gördük. Kiminin ebeveyni bu hakkı kabullendi bazıları da reddetti. Eve geç dönülmesi kabul edilince de farklı bir hayatla karşılaşmaya başladık.

Çünkü gece eğlence hayatı bambaşkadır. Çünkü gece yaşayanlarla gündüz yaşayanlar farklı düşünür. Hayata bakış açıları farklıdır karanlıktan korkmayanların. O yüzden o insanlara farklı bir eğlence sunulmalı, farklı bir kalite gösterilmeli, farklı bir ortam yaratılmalıdır.

İşte bunu en iyi başaranlardan biri de İstanbul’un vazgeçilmez eğlence mekânı haline gelen Cahide Palazzo’dur. Daha dış kapısından itibaren insanı içine çeken bir atmosfer sunar Cahide Palazzo, heykelleriyle, duvarlara ve koridorlara konan süslemeleriyle “eğlencenin merkezi” olduğunu hissettiriyor.

* * *

İstanbul’da her kesime hitap eden binlerce eğlence mekânı var. Sadece Türk müşteriye değil yabancılara yönelik de birçok mekân var. Türkiye’nin eğlence sektörünün kalbi İstanbul’a yakışan ise, sadece birkaç tane. Kalburüstü insanların eğlenebileceği mekânların hemen başında sayabileceğimiz Cahide Palazzo, sektörü iyi bilenlerin bir araya gelip oluşturduğu bir yer.

Yıllarını eğlence sektörünün zirvesinde geçiren, belki de gidip görmediği ülke kalmayan ve bu ülkelerdeki eğlence sektörünü hatmetmiş olan İzzet Çapa’nın her türlü detayı düşünüp uyguladığı Cahide Palazzo, en az onun kadar eğlence sektörünü bilen Şerbetçi Ailesi’nin sektöre kazandırdığı bir mekân.

Gece eğlencesine meraklı olanlar bilir Şerbetçi Ailesi, yaklaşık 50 yıldır bu sektörün içerisinde. Türkan Şerbetçi, sert erkeklerin, bıçkın delikanlıların sıkça görüldüğü ve raconların kesildiği zamanın gazino kültürünün içerisinde yoğrulmuş kelimenin tam anlamıyla eğlence sektörünün “Hanımağa”sı. Oğlu Şehmuz Şerbetçi de Hanımağa annesinden öğrendiği kadar bu sert çatışmaların yaşandığı sektörde ayakta kalabilmiş mekan sahiplerinden.

İşte bu eğlence sektörünü iyi bilen üç ismin hizmete açtığı Cahide Palazzo, mekan olduğu kadar hizmet kalitesiyle de eğlenceseverleri cezbediyor. Servis elemanlarından sunuma kadar hizmet kalitesinde üst seviyeyi tutturan Cahide Palazzo, lezzetleriyle de müşterilerini memnun etmeyi biliyor.

* * *

Diyeceksiniz ki, Cahide Palazzo hakkında neden bu kadar övgü dolu bir yazı yazdın… Birincisi gerçekten hak ediyor. İkincisi ise, geçtiğimiz günlerde Aris Ezgi Doğan Moon Life Yılın En İyileri Ödül Töreni’ni Cahide Palazzo’da gerçekleştirdik. Daha önce de defalarca gittiğim Cahide Palazzo’nun, bu kez bir organizatör olarak perde arkasını da gördüm ve o yüzden yazdım.

“Marifet iltifata tâbidir, müşterisiz meta zâyidir. İltifatsız mal zâyidir” de ondan yazdım.

Kelimenin tam anlamıyla “Hak ediyor” da o yüzden yazdım.

Hoşça kalın.

Bir kaliteli tören daha

Gazeteciliğe başladığım yıllarda tanıdığım, yaklaşık 35 yıldır arkadaş olduğumuz kadar da ağabeylik gördüğüm Salih Abi’nin (Keçeci) sahibi olduğu Quality Of Magazin Dergisi’nin 13. kuruluş yıldönümü ve ödül töreni, geçtiğimiz akşam Cahide Palazzo’da gerçekleşti. Merit Otel ve Babylon Town ana sponsorluğunda gerçekleşen ödül törenine iş, cemiyet sanat, spor ve magazin dünyasından çok sayıda ünlü isim katıldı.

Birbirine yakın masalarımız olduğu için sanatçı arkadaşım Nihan Akın ve hayat arkadaşı Enis Tunay’la masalarımızı birleştiriverdik. Eşim Nihal’in migren ağrısı nedeniyle katılamadığını söyleyince sağlık dileklerinin ardından birbirine çok yakıştırdığım Akın ve Tunay çiftiyle keyifli bir gece geçirdim.

Cahide Show ekibinin dans gösterisinin ardından sunucular Melike Öcalan ve Gökay Kalaycıoğlu’nun anonsuyla sahneye çıkan Salih Abi, ünlü İsimlerle 13. yıl pastasını kesti. Büyük bir coşkuyla yeni yaşını kutlayan derginin gecesi eğlence dolu anlara sahne oldu. Sağlık sorunları nedeniyle uzun süredir sahnelerden uzak kalan Mehmet Ali Erbil’in, sunucu Melike Öcalan’a yaptığı “el değdirme” esprisini pek hoş karşılamasam da yaşam boyu onur ödülü kazanan Zafer Ergin, Derya Baykal ve Faruk Bayhan ile birlikte İlker İnanoğlu, Çağlar Ertuğrul, Pınar Deniz, Ziynet Sali, Sakiler, Ebru Yaşar gibi birçok ünlü ismin Salih Abi’ye destek vermesi çok güzeldi. Şehmus Şerbetçi, Türkan Şerbetçi, Ali Ağaoğlu, Süleyman Orakçıoğlu, Ali Ramazanoğlu, Tuğba Özay, Haluk Levent, Orhan Gencebay, Yılmaz Vural, Ayhan Aşan ve Kubat gibi ünlü isimler de davetliler arasındaydı.

Magazin D’nin çok sevdiğim müdürü Asiye (Acar) kardeşim ile yönetmeni Timuçin Güner, Fox Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk, “2. Sayfa” programıyla başarılarını kanıtlayan Müge (Dağıstanlı) ile Gülşen’in (Yüksel) ödüllendirilmesi, Salih Abi’nin seçimlerinin doğru olduğunun kanıtı gibiydi. Ancak Salih Abi’nin bu ödülleri, davetliler arasında yer alan Magazin Gazetecileri Derneği (MGD) Başkanı Okan Sarıkaya, MGD’nin kurucuları Burhan Akdağ ve Tayyar Işıksaçan ile magazin dünyasının önde gelen ismi Nurcan Sabur’a verdirmesi hoş bir jest olurdu.

Ödül töreninin uzatma dakikalarında sahneye çıkan Cem Belevi’nin kıyafetleri ve şarkıları bana hitap etmediği gibi birçok davetliye de pek cazip gelmemiş olsa ki, salonun büyük bir kısmı boşalmıştı. Ancak baştan sona kalite kokan Quality Of Magazin Dergisi’nin 13. kuruluş yıldönümü, Salih Abi’nin 40 yıldır sürdürdüğü başarılı çalışmalarına bir artı daha yazdı.

Neden dekolte yarışı?

Bir haller oldu bizim kadın popçulara.
Bir dekolte yarışıdır gidiyor.
Bakalım nereye kadar gidecek.
Öyle ya, artık “don” ve “sutyen” kaldı bir tek çıkmayan!
Hal böyle olunca aklıma 70’li yıllarda Yeşilçam’da yaşanan seks filmleri furyası geliyor.
Zerrin Egeliler kalmış aklımda bir de Aydemir Akbaş ile Bülent Kayabaş, Kazım Kartal, Ünsal Emre ve Hadi Çaman.
Ali Poyrazoğlu da vardı birkaç filmde.


O zamanlar 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından Türkiye’ye uygulanan acımasız bir ambargo dönemi yaşanıyordu. Ekmek, yağ, şeker gibi zaruri ihtiyaçlar için insanlarımız kuyruklara girer, sabahtan akşama kadar ucuza yiyecek bulabilmek için çırpınır dururlardı.
Sanki şimdinin kuyruklarına benzer durumlar yaşanmıştı.
O ambargolar sonrasında ekonomik krizler Yeşilçam’ı da vurmuş, ucuz filmler çekilmeye başlanmıştı. Bunun en kolay yolu da tıpkı sitcom’lar gibi bahçeli bir ev ve yatak odasında geçen filmlerdi. Yarı komedi yarı seks kokan filmler furyası başlamıştı. 1-2 günde çekimleri tamamlanırdı. Ucuz olduğu kadar cinsel yönden aç olan Türk toplumuna kolaylıkla hitap eden filmler, büyük rağbet görmüştü.


Şimdi de benzer bir dönem yaşıyoruz herhalde.
Yine bir ekonomik kriz dönemi, kuzeyimizde savaş rüzgarları, güneyimizde göç dalgası.
Gözümüzü sahneye çevirdiğimizde ise, önce Gülşen’in aşırıya kaçan dekoltesi, ardından da yabancı dilde şarkılara yöneldiği için yurt dışındaki şarkıcıların yaptıklarını da geçmeye çalışan dünün çocuk şarkıcısı Aleyna Tilki.
Onların ablaları sayılan sanatçıların da dekolte kıyafetleri vardı.
Ama “biz özel hayatımızla değil, sanatımızla anılmak istiyoruz” diyerek gönül işlerini bile medyadan uzak tutmaya çalışırlardı.
Oysa şimdi öyle mi ya!


Modacıların uç noktalardaki tasarımlarıyla “dekolte” yarışlarına alışmıştık ama bu kadarı da biraz fazla.
Sesi kadar besteci kimliğiyle de müzik dünyasında başarılı bir yerde olan Gülşen’in aşırıya kaçan dekoltesinin şokunu üzerimizden atamadan Aleyna Tilki’nin “don”una kadar gördük çok şükür.
Büyüklerimiz “Şuna biraz para verin de biraz daha uzun bir elbise alsın kendisine” derdi.
Ama bu şarkıcılarımızın üzerinde kıyafet de yok, uzununu tercih etsinler.
Anlaşılan onlara “çok” para lazım.
Çok para için de “çok” açılmışlar.

Ya daha çok para lazım olursa!

Kalın sağlıcakla…

Cemiyet

Hep okuyoruz, duyuyoruz ve her zaman da kullanıyoruz “cemiyet” kelimesini…
“Cemiyet hayatı” ya da “cemiyet dünyasının ünlü simaları…”
Nedir bu cemiyet?
Türk Dil Kurumu’nun (TDK) sözlüğüne göre; Bir olayı veya kişiyi kutlamak amacıyla bir araya gelen topluluk, dernek, düğün, yüksek sosyete, birbirine uygun veya zıt anlamlı kelimeleri tenasüp, tezat sanatları yoluyla bir araya getirme, toplum anlamlarına geliyor.
Bu anlamlardan en çok “yüksek sosyete”yi işaret ediliyor çoğunlukla.
Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var.
Çünkü bahsedilen o “cemiyet”e dahil olan insanların bakış açısıyla “cemiyet”in farklı bir anlamı var.
O da yukarıda TDK sözlüğünde yazan ilk anlam.
Yani “bir amaç için bir araya gelen topluluk”.


Toplum, onlara birçok imkân sağlamış, bazen kucak açmış bazen de korumuş, kollamış onları. Bin türlü zorluğu aşmış ama yılmadan çalışmış, kendilerini yetiştirmiş ve hak ederek bulundukları yerlere ulaşmışlar. Ancak geldikleri yerleri de unutmamışlar. Basamakları çıkarken destek gördüklerini, kucak açanları, koruyup kollayanları ise asla…
Zaman gelip şimdiki konumlarına ulaşınca da kendilerini o yerlere taşıyanlara vefa borçlarını ödemek, daha güzel bir dünya oluşturabilmek, dahası bulundukları toplumu yüceltmek için çaba sarf etmeye başlamışlar.
İşte asıl amaçları bu ulvi duygular olan topluluğun adı “cemiyet”tir.


Kimileri bir araya gelip eğitim için bir çaba içerisine girmiş, kimileri de çocuk gelinlere engel olmak için…
Anaokullarının açılmasına ön ayak olmaya çalışan da var, çaresiz hastalıklarla boğuşanlara çare bulmaya çalışanlar da…
Hayvan haklarını savunanlar da az değil, sağlıklı ve temiz bir çevre için çalışan ya da iklim değişikliği için savaşanlar da…
Salgında ölümlerin önüne geçmeye çalışıp toplumu bilinçlendirmeye çalışanlar da var, çocuk ölümlerinin azalması için uğraşanlar da…
Bir doktor ya da bir hemşire kadar sağlık problemlerine çözüm arayanlar da var, bir araya gelip o sağlık sorunlarıyla boğuşanlara yardım etmeye çalışanlar da…


Kimse onları zorlamıyor, herhangi bir şey yapmasalar kimse onları yadırgamıyor.
Ama onlar yine de yapıyor.
Ellerinden geldiğince, güçlerinin yettiğince…
Çünkü içinde bulundukları toplum, her yönüyle ne kadar sağlıklı olursa herkesten çok onlar mutlu oluyor.
Bir şey…
Evet, bulundukları topluma “bir şey” katabildikleri için mutlu oluyor “cemiyet”in o ünlü insanları.
Aslında amaçları aynı…
Toplumu yüceltmek…
Biliyorlar ki, o toplum yücelirse kendileri de yücelecek!

Haber gibi haber

1988 yılının eylül ayında başladım gazeteciliğe. 22 yılı Hürriyet’te geçti. 34 yılı geride bıraktığım meslek hayatım boyunca pek çok sanatçı ve sanat olayı hakkında ses getiren haberler yaptım. Bazen de önüme o kadar zorlama haberler geldi ki, “Bu da haber mi!” demekten kendimi alamadım. Geçtiğimiz günlerde iki haberi okuyunca aklıma geldi bu “kurmaca” ve “zorlama” haberler.

* * *

Yıllar evvel hafta sonları yayınlanan bir televizyon eki çıkarıyoruz. Bir gün önüme yarı çıplak bir fotoğraf geldi ve televizyon ilavesine bu mankeni kapak yapmam istendi. Artık müdürün kendisi mi istedi, yukarıdan birilerinden “torpilli” miydi yoksa müdürün kıramayacağı birileri mi “rica” etti, bilemem.

Ben de bu fotoğrafı kapak yapamayacağımı söyledim. Öyle ya, hafta boyu evlerin salonunun ortasında, televizyonların yanında duran bir derginin kapağında yarı çıplak bir kadın fotoğrafının ne işi vardı?

Vay efendim onun dediğini nasıl olur da yapmazmışım diye epey bir tartıştık müdürümle, sonunda dayanamayıp sordum:

  • Peki, haber ne abi?

Cevaba dikkat!

  • Dizi teklifleri alıyor!

Yanlış anlamayın, dizi teklifi filan aldığı da yok!

Yazmaya kalksam haber, üçüncü cümlede bitecek!

Tıpkı fotoğrafı önüme gelen manken kızımızın dağarcığındaki kelimeler kadar bir haber olacak!

Tıpkı geçende okuduğum, “Boşanmayan Alişan ve eşi Buse Varol’a reklam teklifi yağıyor” gibi!

* * *

Geçende okudum dedim ya, aklıma geldi.

Pandemi öncesinde “Müslüm” filminin gişe başarısıyla hatırlanan eski sanatçıların yaşam hikayelerinin film yapılması furyası, büyük tartışmaların yaşandığı “İki Gözüm Ahmet” filmiyle devam etti. Şimdilerde de “Bergen” fırtınası esiyor beyazperdede.

Rekabet, zirve için iyi bir şeydir!

Ama artık rekabet edemiyorsanız, o zaman ne olacak?

Manukyan’ı oynamak isterdim” dersiniz, Hülya Avşar gibi!

Ne Manukyan’ın hayatını film yapmak isteyen var ne de Hülya Avşar’a bu rolü teklif eden!

* * *

Bir de hiç kimseye faydası olmayan haberler var.

Nedense de hepsi Acun Ilıcalı’nın sahibi olduğu TV8’e toplanmış gibi.

“Survivor” mu desem, “Yetenek Sizsiniz” mi desem, “O Ses Türkiye” mi desem, bilemedim.

Soruyorum şimdi, önceki yıllarda yayınlanan bu üç yarışmada birinci olup hala hatırlanan kaç kişi var?

Ama bir bakıyorum, her gazete ve internet sitesinde hatta TV8’in rakip olduğu televizyon kanallarının magazin programlarında bile bu yarışmaların haberleri var.

Hepsi de “kim elendi, kim finale kaldı” diye.

Kime faydası var!

Ötesi, iyice kutuplaşmış hale gelen medyanın ortak olarak yaptığı neredeyse tek haber, bu üç yarışmanın haberleri!

* * *

Bana göre diyeceğim ama aslında evrensel gazetecilik kuralı budur!

Haber, haber gibi olmalı!

“Zorlama” veya “kurmaca” olmamalı!

Topluma bir şeyler vermeli, içi boş olmamalı!

Tıpkı sağlığın insan hayatında ilk sırada olması gibi.

Başta bir “1” olacak ki, sonraki sıfırların değeri olsun, ondan sonra haber olsun!

Kalın sağlıcakla…

Değişen AVM kültürü

Ünlü isimler, son dönemde uğradıkları mekanları değiştirmeye başladılar. Önceleri İstinye Park’a gittiğinizde, hemen her adım başında ünlü bir isimle karşılaşma ihtimaliniz vardı. Hala da bu ihtimaliniz yüksek.

Aynı şekilde Zorlu Center da ünlü isimleri ağırlayan mekanlar arasında. Merkezi olmasının yanı sıra pahalı markaların bir arada olduğu bir alışveriş merkezi. Ayrıca hemen yanı başındaki residance ve ofisler de Zorlu Center’ı popüler yapıyor.

Her iki alışveriş merkezinin bir avantajı da bir dönem eğlence sektörünün kalbinin attığı bölgelerden biri olan Etiler’e yakınlığı. Öyle ya hem zengin muhit hem de popüler kültürün vaz geçilmez eğlence mekanlarına sahip.

* * *

Ancak son dönemde bu iki popüler mekân, eski havasını kaybetmiş gibi görünüyor. Çünkü cemiyet hayatının kalbur üstü simalarını Galataport’ta görmeye başladım. Görünüşüyle değilse bile fiyatlarıyla neredeyse Paris’in Şanzelize (Champs-Elysees) caddesindeki dükkanları ve markaları aratmayacak seviyeye ulaşan Galataport, ünlü simaların uğrak yeri olmaya başlamış durumda. Bu popülerlikle birlikte de sadece ünlü isimlerin değil herkesin rotasını çevirdiği bir mekân olmuş. Hal böyle olunca da fiyatlar da sanki biraz uçmuş.

Avrupa yakasında alışveriş merkezlerinin rekabeti had safhaya ulaşmış. Bu rekabete 1453 ve Vadi İstanbul ile Zeytinburnu sahilindeki Fişekhane’nin popülerliği de eklendi. Anadolu yakasında da Emaar Square Mall’u da katarsak son dönemde AVM kültürünün yeniden canlandığını söylemek mümkün.

* * *

Yalnız şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Bu yeni tip alışveriş merkezlerinin neredeyse tamamı, lüks kesime hitap ediyor. Orta segment bir otomobille gittiğinizde kendinizi ezik bile hissedebileceğiniz seviyede bir lüksten bahsediyorum. Etrafınızdaki Mercedes’ler, BMW’ler veya Porsche’ler sıradan arabalar olmaya başlıyor.

Dolayısıyla lüks markaların yeni mağazaları da buralarda açılıyor ve yeni kreasyonlar, yeni ürünler önce buralara gelmeye başlıyor. Eskiden ulaşılması zor olan ürünler ve mekanlar, artık herkesin uğrak yeri. Ancak lüks tüketimin merkezleri bir yandan çoğalırken bir yandan da farklı bölgelere kaymış durumda. Nasıl ki, İstanbul’un ilk alışveriş merkezi Galleria artık popüler değilse Kanyon, yanı başındaki Özdilek, Trump Towers, Profilo gibi AVM’ler de eski kültürde kalmış gibi.

Ya eski tip AVM’lerin yönetiminde bir problem var ya da alışveriş kültüründe büyük bir değişiklik.

Bir ara “Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı” diye bir tiyatro oyunu vardı.

Şimdilerde de eski tip AVM’ler yenilerine karşı!

* * *

Öte yandan bu yeni tip lüks alışveriş merkezleri, genellikle yabancı müşterileri ağırlıyor. Özellikle Türk vatandaşlığının diğer ülke vatandaşlıklarından daha kolay elde edilmesi, Ortadoğu’nun zengin kesiminin Türkiye’ye yönelmesine yol açtı. Yeni tip AVM’lerin içerisinde de farklı kültürden insanları görmek artık sıradanlaştı. Az önce bahsettiğim otomobillerin plakalarının yabancı olması da bunun önemli göstergelerinden. Tabelalarda ve bazı mağazaların vitrinlerinde yabancı dilde yazılar görmek, kafamızda soru işaretleri oluştursa da bu kozmopolit yapıyı da kabullenmemiz gerekiyor.

Bu kozmopolit yaşamın yakın bir gelecekte kendi cemiyet hayatını ve kendi sosyetesini oluşturacağı da kesin.

Bakalım, nasıl bir değişim bizi bekliyor!

Kalın sağlıcakla.