Maaşlar yerlerde etik değerler de!

O dönem herkesin gözü Hürriyet’teydi. Bab-ı Ali’nin amiral gemisi Hürriyet, içinde gazetecilik ruhunu taşıyan herkesin çalışmak istediği bir gazeteydi.

Tabii ki, benim de…

İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’na başladığım ilk günden itibaren Hürriyet’te çalışmanın ne demek olduğu konuşulurdu.

İlk iki yılı okulda geçirdikten sonra üçüncü yılda 1988’de bir akşam gazetesi olan News Express’te Sultanahmet Adliyesi ve Devlet Güvenlik Mahkemesi muhabiri olarak gazeteciliğe ilk adımımı attım. Ancak hem Hürriyet’te çalışma arzusu hem de adliye muhabirliğini pek sevememem nedeniyle kısa süren bu maceramın birkaç ay sonrası Hürriyet bünyesinde yayın hayatını sürdüren TV’de 7 Gong Dergisi’nde çalışmaya başladım.

* * *

Hürgün binasına girdiğim andan itibaren tüm Bab-ı Ali’nin ihtişamından bahsettiği Hürriyet’in havasını da solumaya başladım. Gerçekten anlatıldığı kadar vardı. Ne tarafa baksam o dönemin gazetecilikteki bir numaralarıyla karşılaşıyordum.

Rahmetli Çetin Emeç’in yayın yönetmenliğinde çıkan bir Hürriyet Gazetesi, milyonları aşan tirajlar, hemen her gün gündemi belirleyen haberler, günlerce ses getiren röportajlar…

Bu kadar başarılı gazeteciyi bir arada tutan en önemli etken, bence etik kurallara duyulan saygı ve o kurallardan sapmamaktı. Her bir haber ince ince derlenir, toplanır, eksikleri tamamlanır, değerlendirilir ve öyle yayına verilirdi. Yayınlanan her haberde de haber kokusunu en iyi şekilde alabilen gazetecilerin emeği olurdu.

* * *

Haberciliğe bu kadar önem verilen Hürriyet’in bir de mesleği sadece gazetecilik olan patronu vardı. Simavi Ailesi, habercilik ve gazetecilik dışında bir şey bilmezdi. Sahibi oldukları gazetede çalışanların da habercilik ve gazetecilik dışında başka bir şeyle ilgilenmelerini istemezlerdi. Gazetenin en küçük köşesinde bile mesleğini en iyi yapanların bulunmasını isterlerdi.

Tabii ki, bu güçlü gazeteci kadrosunu elinde tutabilmenin en önemli şartının onlara en iyi imkanları sunmaktan geçtiğinin de bilincindeydi Simavi Ailesi.

Hatta şu kadarını söyleyeyim. Şimdikiler pek bilmez, o zaman etkili bir sendika vardı Bab-ı Ali’de. Cumhuriyet ve birkaç gazetenin sözleşme dönemi, Hürriyet’ten birkaç ay önce olurdu. TGS ile Cumhuriyet arasında sözleşme imzalanınca, en az 5-10 puan fazla zam alacağımızı bilirdik.

Çünkü Erol Simavi’nin, “Sendika temsilcilerinin gelmesine gerek yok, Cumhuriyet’ten 10 puan fazla zam yapalım” dediğini birçok yöneticiden duymuştum.

* * *

Bu arada hemen bir hatırlatma yapayım. O dönemlerde de şimdiki gibi yüksek enflasyon dönemleri yaşanıyordu. Yüzde 90’lardan yüzde 120’lere varan enflasyonların yaşandığı dönemlerdi. Cumhuriyet Gazetesi’ne yüzde 100 zam yapıldıysa bize de en az yüzde 110 yapılırdı.

Dikkat edin, hemen hemen enflasyonla yarışacak zamlar yapılırdı. Şimdiki gibi reel enflasyonun üç haneli rakamları çoktan geçtiği ortamda yüzde 20-30’larda kalan zamlar yapılmıyordu.

Bab-ı Ali’nin bir zamanlar amiral gemisi Hürriyet’i örnek gösterdim ama diğer gazetelerin durumları da pek farklı değil.

Muhabirlerin, sayfa yöneticilerinin, editörlerin maaşları, enflasyonla değil asgari ücretle yarışınca gazete ve dergilerin hali de şimdiki gibi oluyor.

Çalışanların da geçinebilmek için habercilik ve gazetecilik dışında başka uğraşları oluyor.

Çalışanlarından farklı olarak geçinebilmek için yapmasalar da tıpkı patronları gibi…

Tıpkı hoca ne yaparsa cemaat daha fazlasını yapar gibi…

Kalın sağlıcakla.

Her yıldız çok parlamaz!

Müzik dünyasına hemen her an yeni bir ismin girmesi işten bile değil. Kimisi müzik yarışmalarında aldığı dereceler nedeniyle bir anda parlıyor ve ışığını sürdürebilirse piyasada kalıyor. Kimisi Anadolu’nun çeşitli yörelerinde tarla, bağ, bahçe satıp Allah vergisi yeteneğini göstermeye çalışıyor. Bazısı sırtını zengin eşine ya da sevgilisine dayayıp sesi olmasa da fiziğine güvenip var olmaya çalışıyor. Arada bir kaçı da medya rüzgârını ardına alıp adını duyurmak istiyor.

Velhasıl kelam gün geçmiyor ki, müzik dünyasına yeni birinin girdiğini duymayalım. Ama bu dünya, öyle herkese yaşam hakkı vermiyor. Az önce saydığım şekilde piyasaya girenler, belki hızlıca üst sıralara çıkıyor ama aynı hızla da kayboluyor.

İşte o üst sıralara çıkmaktan ziyade o üst sıralarda kalabilmek çok önemli bu dünyada.

En önemli kural da eğitim.

* * *

Geçenlerde zirvedeki iki sanatçıyı peş peşe izleme fırsatı buldum.

İlki, uzun yıllardır kapalı olan Maslak Parkorman’da bu yıl ilk kez düzenlenen Cityfest’in kapanış konserinde sahneye çıkan Kenan Doğulu’ydu. 16-17 yaşlarından beri tanıdığım Turgut Kerki ve ortağı Solfej ile birlikte kurduğu KerkiSolfej’in yeniden hayat verdiği Parkorman’daki muhteşem sahneye çıkan Kenan Doğulu, büyük bir yıldız olduğunu bir kez daha kanıtladı.

+1’in ana sponsorluğunda gerçekleşen Cityfest’in kapanış konserinde Parkorman’ın muhteşem atmosferinde kendisini izlemeye gelen müzikseverlere olağanüstü bir konser veren Kenan Doğulu, 2,5 saati aşkın bir süre müzik ziyafeti çekti. Şarkılarıyla izleyicileri büyüleyen Doğulu, aileden gelen müzik yeteneğini beş yaşındayken birincilikle girdiği piyano bölümünde başlayan eğitimle birleştirip büyük bir müzisyen olduğunu yıllardır zirvede kalarak gösteriyor. Her konserinde de müzisyenliğini sahne şovlarıyla birleştirip hayranlarına çok özel geceler yaşatıyor.

* * *

Birkaç gün sonra bu kez Türkiye’nin ilk ödüllü Açıkhava mekânı Turkcell Vadi’nin ‘Yıldızlı Geceler’ konser serisinde Candan Erçetin’i izledim. Vadistanbul, SM Production ve Atlantis Yapım iş birliğiyle gerçekleşen konserin ilk bölümünde biraz da pandemiye kurban giden şarkılarını seslendiren Candan Erçetin, ikinci bölümde müzikseverleri coşturmayı bildi.

Yorumcu kimliğinin yanı sıra besteci ve söz yazarı da olan Erçetin, herkesin kalbine dokunan şarkılarıyla hafızalarda yer edecek bir konsere daha imza attı. “Hayranım Sana” şarkısıyla konserine başlayan Erçetin, “İyi ki”, “Annem” ve “Sensizlik” şarkılarıyla devam etti. Zaman zaman şarkılarını müzikseverlerle birlikte koro halinde söyleyen Candan Erçetin, iki saate yakın süren konserinde kimi zaman hüzünlendirdi kimi zaman duygulandırdı. “Melek” şarkısıyla bitirdiği konserinin ardından seyircinin ısrarıyla yeniden sahneye çıkan Erçetin, bu kez Balkan havalarıyla müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşattı.

Dünyanın en saygın halkla ilişkiler ödülü IPRA Golden World Awards’ta; etkinlik kategorisi, sanat ve iletişim kategorisi ve sponsorluk kategorisinde 3 altın ödül birden kazanan Turkcell Vadi’deki “Yıldızlı Geceler” konserleri, 1 Ağustos’ta Haluk Levent, 2 Ağustos’ta Berkay, 5 Ağustos’ta Oğuzhan Koç, 6 Ağustos’ta Kenan Doğulu ve 7 Ağustos’ta Sertab Erener’i ağırlayacak. Turkcell Vadi’de Eylül ayına kadar toplam 60’tan fazla etkinlikte 150 binin üzerinde seyircinin ağırlanması bekleniyor. Doğrusu müzikseverler adına yeni bir sahne kazandıran Turkcell’i bir kez daha tebrik etmek lazım. 2008’den bu yana “Yıldızlı Geceler”de gerçekten Türkiye’nin yıldızlarını hayranlarıyla buluşturuyor.

Galata’da Dünya Ezgi’leri

İstanbul’un en turistik yerlerinden biri olan Galata Kulesi ve çevresindeki eğlence mekânları, özellikle yaz aylarında cıvıl cıvıldır. İstanbul’a gelip de Galata’da eğlenmeyen yoktur herhalde. En azından arkasına Galata Kulesi’ni alıp fotoğraf çektirmeyen yoktur.

Galata’ya yolu düşenlerin son günlerde uğrak bir mekânı var. Çünkü yaklaşık iki aydır Galata’daki Barnathan Oteli’nin lobisinden çok özel bir sesin şarkıları, Beyoğlu’nun ışıkları arasından müzikseverlerin kalbine işliyor.

İşte o sesin sahibi, 9 yaşından beri solist olarak sahneye çıkan ve müzik deneyimini Sorbonne Paris 3 Tiyatro Bölümü’ne kadar taşıyan, ardından da lisans ve yüksek lisans programından yazar ve yönetmen olarak mezun olan Ezgi İrem Mutlu.

2007 yılından beri kendi bestelerini de seslendirmeye başlayan ve ses tasarımında kendi melodilerini yaratırken vokallerde synthesizer, akustik piyano ve yarı dijital ve analog enstrümanlara ses kaydı yapan Ezgi İrem, Sorbonne’daki eğitimini tamamladıktan sonra 2016 yılında davet aldığı İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda yeteneklerini sergilemeye başlamış. İki yıl boyunca “Çehov Makinesi” ve “Narnia Günlükleri”nde oyunculuk, Tiyatro 9 tarafından sahneye konulan “Eksiği Var Fazlası Yok” oyununun ise solistliğini yapmış. Çeşitli dizi, film ve reklam filmlerinde oyunculuğunu sergileyen Ezgi İrem, halen birçok farklı projede şarkıcı, söz yazarı, oyuncu ve dansçı olarak çalışıyor.

* * *

Haziran ayında Fête de la Musique’in 40. yıl dönümü Edith Piaf, France Gall, Gainsbourg, Boris Vian, Charles Aznavour ve Enrico Macias’ın Fransızca şarkılarını seslendiren Ezgi İrem Mutlu, salgın döneminde de boş durmamış. Pandemi nedeniyle çevrimiçi olarak yapılan Akbank Kısa Film Yarışması’nda jüri, “Birbirinden farklı sinemasal anlatıların gücünü başarıyla harmanlayarak sadece ama sadece bugüne ait bir film ortaya koyması sebebiyle” değerlendirmesini yaparak 429 eser arasından Ezgi İrem Mutlu’nun “Darağacında Eldivenler” adlı kısa film çalışmasını ödüle layık bulmuş.

Saint Joseph’e giderken tiyatro kulübünde Antigone sahneleyip aynı zamanda dans ederken, yarı zamanlı müzikal eğitimine başlayan Ezgi İrem Mutlu, Haldun (Dormen) ustanın “Amphitryon” oyunu ile profesyonel olarak sahneye adım atmış. Fransa’da tiyatro yazarlık ve yönetmenlik okurken, le Trac Café de “Cabaret Barré” isimli bir oyun ile kabare de yapan genç sanatçı, aynı oyunu Sorbonne’daki sınıf arkadaşlarıyla birlikte yazıp sahnelemiş. Oyunculuğun yanı sıra canlı müzik ve çeşitli elektronik müzik performanslarında sahne alan Ezgi İrem, 2019 senesinde elektronik müzik üzerine mod synth çalıp ve üstüne söz yazıp şarkı da söylemiş.

* * *

Genç sanatçının o kadar anlatılası yeteneği var ki, hani gerçek anlamda “10 parmağında 10 marifet” derler ya, işte öyle. Tiyatro, resim, fotoğraf, sinema filmleri, sosyoloji ve tıpla ilgilenen ve bu alanlarda kendini geliştirmeyi hayat felsefesi haline getiren Ezgi İrem, Barnathan Oteli’nin lobisinde müzikseverlere muhteşem bir müzik şöleni sunuyor.

Fransızca, Türkçe, İspanyolca ve Yunanca şarkılar seslendirirken aldığı tiyatro ve oyunculuk eğitimiyle de kendisini dinlemeye gelenlerle müthiş bir bağ kuruyor. Müziğin ritmiyle dansçılığını da birleştiren genç sanatçı, Galata Kulesi görüntüsüyle süslenen sahnesini müzikal bir kabareye çeviriyor. Sahne aldığı iki saat boyunca izleyicilerine bir yaz gecesi rüyası yaşatıp Galata’dan Dünya turuna çıkarıyor.

Şu sıralar da “Baraka” adlı yabancı bir filmde savaş muhabiri rolünü canlandırıyor Ezgi İrem.

Böylesi eşsiz bir sesi ve yeteneği izleme fırsatını kaçırmayın derim.

Benden söylemesi.

Hülya halleri

Zaman zaman düşünürüm; Deliliğin sınırı nedir diye…

İşte o anlarda ilk aklıma gelen, sanatçıların deli halleri olur.

Mesela Salvador Dali gelir nedense hemen aklıma. Pablo Picasso ile birlikte dünyadaki en büyük iki ressamdan biri olarak kendisini tanımlayan Dali, sürrealist çizgileriyle deliliğin resmi olarak aklıma gelir hep. Bir yerde okumuştum Dali, ölen kardeşinin reenkarnasyonu olarak da tanımlamıştı kendisini. Sürrealistlerin bile dışladığı, aynı sanat okulundan iki kez atılan Dali’nin, yediği yemeklerin parasını resim çizerek ödediğini bilir misiniz?

* * *

Deliliğin sınırlarını düşünürken bir şarkı gelir hemen aklıma, “Deli Kızın Türküsü”. Sezen Aksu’nun 1993 yılında çıkardığı albüme adını veren şarkının sözleri Gülten Akın’a, müziği Sezen Aksu ile Bülent Özdemir’e, düzenlemesi ise Uzay Heparı’ya aittir. Ama ben bu şarkı aklıma geldiğinde Sezen Aksu’nun kendisini kastederek bu şarkıyı albümünün ismi olarak koyduğuna inanıyorum. Yani bana göre kendisine “Deli Kız” demiştir Sezen Aksu. Bilen bilir, biraz da delidir hani…

Daha sonra aklıma gelen “deli” sanatçıların en büyüklerinden biri de Aysel Gürel’dir. Ünlü sanatçı Müjde Ar’ın da annesi olan Aysel Gürel, gerek giyimi kuşamıyla gerekse konuşmalarıyla ve tavrıyla “deli”liğini kabul etmiş ve ettirmiştir. Evine çöp arabasına otostop çekerek dönecek kadar hem deli hem de sevimlidir Aysel Gürel. Türk müziğine kattığı şarkılarla sanata dair haklı bir övgüyü hak etse de deliliğiyle de magazin dünyasına damgasını vurmuştur.

* * *

Başka alanlarda başka sanatçılar da var delilikleriyle ünlü ama müzikte sıra dışı bir sanatçı tanıdım uzun süredir. Oyunculukta da sınırları zorladığı filmleri vardır elbet ama herkes onu şarkıcılığı ve sunuculuğuyla tanıyor. Tabii ki Hülya Avşar’dan bahsediyorum.

Güzellik yarışmalarına sadece “bakire” kızların kabul edildiği dönemde evlenip boşanmasına rağmen yarışmaya katılan, sonrasında da tacı elinden geri alınan Hülya Avşar, mesleki kariyerinin hemen hemen her döneminde sansasyonlarıyla anılmaktan geri durmadı. Dönemin gol kralı futbolcusuyla yaşadığı aşkla sık sık gündeme gelen Avşar, sunduğu talk show’larda söylediği sözlerle de her dönem kendisinden bahsettirmeyi bildi. Oynadığı “Berlin in Berlin” adlı filmde, kameralar önünde mastürbasyon yapmaktan bile çekinmedi.

Bir görünüp bir kaybolduğu son döneminde ise, şarkıcılığa ağırlık verdi ünlü sanatçı. Büyük gazinoların aranılan assolisti oldu hep. Her yaptığı, her söylediği olay oldu. Ama hiçbir zaman halktan tepki görmedi. Çünkü herkes onu sıra dışılığıyla, biraz da “deli”liğiyle kabul etti.

Sanırım ben de öyle kabul ettim.

Yoldan geçen minibüste çalan müzik eşliğinde dans etmesi de tuzu biberi oldu!

Evet, evet…

Öyle kabul ettim!

Değişen medya

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelen ve büyük tartışmalara neden olan yeni basın yasası, medyanın yeni bir düzenlemeye ihtiyacı olduğunun da göstergesidir. Medya sivil toplum örgütlerinin sansür eleştirileri konusundaki tartışmaya hiç girmeyeceğim ama medyanın bir düzene girmesi de büyük ihtiyaç doğrusu.

Gazete, televizyon ve dergiler tarafında zaman içinde oturmuş bir yapı var. Ancak internet ve sosyal medya konusunda düzenleme yapma gereği kaçınılmaz. Her türlü manüplasyon, haber kirliliği, doğru habere ulaşamama sorunu, gizli reklam ve yönlendirme gibi sayısız konuda büyük bir karmaşa var. Özellikle de yalan haber konusu, başlı başına büyük bir dert.

* * *

Manüplasyon, yönlendirme ve yalan haber konusunda şu sıralar Netflix platformunda yayınlanan bir dizi var. Yönetmenliğini Deniz Yorulmazer’in yaptığı ve Meriç Acemi’nin senaryosunu yazdığı “Kuş Uçuşu”, tam da medya dünyasındaki entrikaları ve etik değerleri sorguluyor.

İbrahim Çelikkol, Birce Akalay, İrem Sak, Miray Daner, Burak Yamantürk ve Defne Kayalar’ın başrolünde oynadığı “Kuş Uçuşu”nda, televizyondaki bir haber programının sunucusunun yerine geçmek isteyen ve bu uğurda engelleri aşmak için her türlü kavgayı mübah sayan genç bir stajyerin öyküsünü anlatıyor.

Ama ne öykü, her sahnesi olaylarla dolu… Kazılan kuyular, arkadan iş çevirmeler, uydurulan haberlerle yönlendirmeler, sosyal medyada sahte hesaplarla yönlendirilen sabun köpüğü haberleri, medya şirketlerinin içerisinden verilen dedikodu haberleri… İşte bu dizi, basın yasasındaki yeni düzenlemelerin de neredeyse tüm nedenlerine örnek oluyor.

Ne ararsan var yani…

* * *

Medyanın değişimi ya da değişen medya düzeni… Ne derseniz deyin… Ancak son dönemde medyanın değişimiyle birlikte düzenin de değiştiği aşikâr. Nedenini soracak olursanız, bizim zamanımıza bakmak lazım.

Bizim zaman derken öyle uzun uzadıya yıllar öncesine bakmak gerekmiyor. Toplasanız 20 yıl önce medya, şimdikinden çok daha farklıydı. En azından farkını şu tek kelimeyle açıklayabilirim: “Saygı”. Evet, saygı vardı medyanın her köşesinde ve medyanın olduğu her köşede.

Medyayı takip edenler, yani okurlar gazetecilere saygı gösterirlerdi. Kendileri lehlerine bir haber oldu mu gurur duyarlar, aleyhlerine olduğu zaman biz nerede yanlış yaptık deyip kendilerine çeki düzen vermeleri gerektiğinin farkına varırlardı. Çünkü o günkü medya, halkın doğru ve tarafsız haber alma özgürlüğünün ta kendisiydi. Zaten bu yüzden de saygı duyulurdu.

İşte o medya içindeki gazeteciler de saygın kişilerdi. Çünkü onlar da doğru ve tarafsız haber peşinde koşarlar, kimseden etkilenmez, kimsenin güdümüne girmez ve kimseyi etkilemeye çalışmazlardı. Öyle bir tarafta olup diğer tarafı eleştirmez ya da görmezden gelmezlerdi.

Abartmıyor musun, diyebilirsiniz ama size küçücük bir örnek daha vereyim.

O zamanın gazetecileri, kendi aralarında gazetenin bahçesinde ya da barında yaza merhaba derlerdi. Kelli felli iş adamları, ünlü mü ünlü sanatçılar da bu mini yaza merhaba partilerine katılmak için can atarlardı.

Yeni medya düzeninin gazetecileri gibi Boğaz’daki beş yıldızlı bir otelde 4-5 tane sponsorun masrafları karşıladığı yaza merhaba partisi düzenlemezdi.

Bizim zamanımızdaki gazeteciliğe kurban olayım.

Kurban Bayramınızı da şimdiden kutlayayım.

Sağlıcakla kalın…

Eğlencenin merkezi

Okulların kapanmasıyla birlikte İstanbul’daki trafik de azaldı. Okul servislerinin trafikten çıkması etkili oldu tabii ki ama en büyük etkenlerden biri de tatil döneminin başlaması oldu. Yaklaşan Kurban Bayramı ve 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nü birleştiren tatilciler, soluğu güney sahillerimizde aldı.

Bahsi geçmişken hem Kurban Bayramı hem de 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nü kutluyor, ülkemize sağlık, huzur ve barış getirmesini diliyorum.

Büyük şehirlerimizde ve özellikle de İstanbul’da yaz aylarıyla birlikte eğlencenin merkezi de değişir. Tatil beldelerinde birbiri ardına yeni eğlence mekanları açılmaya başlar. İstanbul’un popüler mekanları da bu hareketlilikten faydalanıp eğlencenin merkezini tatil beldelerine taşır. Eğlenmeyi sevenler de bir yandan tatil yapıp bir yandan da gece hayatının keyfini çıkarır.

* * *

Eğlencenin yaz merkezinin olmazsa olmazı Bodrum’dur. İstanbul’da olduğu gibi Bodrum’da da Günay Restaurant’ın hakimiyeti söz konusudur. Eğlence hayatının lokomotifi olan Günay Restaurant, bu yıl Çeşme’de de gece hayatının müdavimlerinin hizmetinde olacak. Bodrum’da İbrahim Tatlıses, Çeşme’de ise Ajda Pekkan ve Cenk Eren’le kapılarını açan Günay Restarunat’ta, bakalım eğlence nasıl devam edecek…

Bodrum’un bir başka eğlence merkezi ise Azka Otel olacak gibi görünüyor. Geçtiğimiz yıl neredeyse her gece misafirlerine ünlü sanatçıların sahne aldığı çok özel eğlenceler sunan Azka Otel’in yaz eğlencelerinde Hülya Avşar, Gülşen, Kuşum Aydın, Kubat, Safiye Soyman ile Faik Öztürk, Özcan Deniz ve Gülben Ergen dikkat çeken isimlerden.

İstanbul’un bir diğer gözde mekânı Cahide Palazzo, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da Alaçatı’da hizmet vermeye devam ediyor. Cahide Alaçatı’da sahneye çıkacak isimler arasında Serkan Kaya, Yıldız Tilbe, Hakan Altun, Kenan Doğulu, Özcan Deniz ve Fatih Ürek yer alıyor.

Alaçatı’nın bir başka iddialı mekânı ise Jolly Joker’de ise Hakan Altun ve Gülşen’le başlayacak olan yaz eğlenceleri, farklı müzik tarzlarını seven tatilcilere de hitap edecek türden.

Yaz eğlencelerinde Kuzey Kıbrıs’ı da es geçmemek lazım. Casino turizminin merkezi olan Kuzey Kıbrıs’ın beş yıldızlı otellerinde özel eğlenceler bulmak mümkün. Misafirlerine bu özel geceleri yaşatacak otellerin başında Kaya Palazzo Resort&Casino Girne ile Merit Royal Premium Hotel geliyor.

* * *

Tatilcilerin gidişiyle İstanbul’da eğlence bitmiş değil. Ancak popüler sanatçıların çoğu tatil beldelerinde sahneye çıkıyor. İstanbul’da ise daha çok “eller havaya” tarzında gece eğlenceleri kalmış gibi. Birkaç mekânın dışında öyle elle tutulur yaz eğlencesi pek kalmadı.

Olsun, biz yine de İstanbul’dayız.

İşimize de gideriz, eğleniriz de…

Sağlıcakla kalın.

Dünya çapında bir yetenek

Doğal taş sektöründe dünya markası olmayı hedefleyen Stoneline, 25’inci yılını dünyaca ünlü sanatçı Fazıl Say konseriyle kutladı. Chanel, Hilton, Prada gibi dev markaların da aralarında olduğu dünya devlerinin tedarikçisi olan Stoneline’ın bu çok özel gecesinde sahneye çıkan Fazıl Say’a, gencecik bir müzisyen eşlik etti.

Henüz 16 yaşında olan Violinist Bade Daştan, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası ile 10 yaşında solist olarak Mendelssohn Keman Konçertosu’nun tamamını seslendirerek müzik dünyasında tüm dikkatleri üzerine çekmişti. 10 yıl önce Bilkent Müzik ve Bale İlköğretim Okulu’nda başladığı keman eğitimi ve uluslararası yarışmalarda elde ettiği 3 birincilik, 1 ikincilik ve 1 kez de Grand Prize ödülü kazanan Daştan, dünya çapındaki piyano sanatçımız Fazıl Say ile birlikte Zorlu Performans Sanatları Merkezi’ndeki tüm sanatseverleri kendine hayran bıraktı. Özellikle kemanıyla sergilediği kuş sesleri eseri müthişti.

Türkiye’de gelebileceğimiz en iyi noktaya gelen ve artık yurt dışında büyüyerek dünya markası olmayı hedefleyen Stoneline yöneticileri, 25’inci yıl kutlaması için dünya çapındaki piyanistimiz Fazıl Say ile gelecekte dünya müziğinde ülkemizi temsil edecek kadar yetenekli olduğunu uluslararası platformlarda kanıtlayan Bade Daştan’ı sahneye çıkararak ne kadar isabetli bir karar verdiklerini gösterdi.

Organizasyon yeteneğim

Bilenler bilir, Hürriyet Gazetesi’nde çalıştığım 22 yıl boyunca Altın Kelebek’in organizasyonunda görev aldım. Daha doğrusu büyük bir kısmını ben yönettim. Bakmayın öyle, sahneye çıkıp ödül alanların gazete sahiplerine, genel yayın yönetmenlerine ya da başka müdürlere teşekkür ettiğine…

Organizasyonun isimsiz kahramanları vardır. Her şeyi tek tek hesaplayıp en ince ayrıntısına kadar uygulayıp sahneye kadar her aşamasıyla ilgilenirler. Eğer ekip genişse tecrübeli olanlar diğerlerini idare ederler. Ancak çekirdek kadroysa herkes her şeyle ilgilenir.

Hürriyet’teyken Altın Kelebek’le herkesin ayrı görevi vardı. Hem yöneticileri hem de görevli olanları idare etmek de hep bana düşerdi. Hazırlıkları da yaklaşık 6-7 ay sürerdi. Bunu pek kimse bilmez, sahneye çıkıp ödül alanlar Hürriyet’in sahiplerine ve yöneticilerine teşekkür ederdi.

Açıkçası o yıllarda sahneye çıkıp yöneticilere ve gazete sahiplerine teşekkür edenlere biraz kızardım. Çünkü neredeyse her şeyi ben ve arkadaşlarım organize etmiştik. Gazete sahipleri ve yöneticileri, ön sıralara kurulmuş teşekkürleri kabul ederdi. Biz ise hala arka planda koşturup dururduk.

* * *

Hürriyet’ten ayrıldığım sıralarda bir ara Magazin Gazetecileri Derneği Başkan Vekilliği görevini yürüttüm. O dönemde de MGD Altın Objektif Ödül Töreni’ni organize ettim. Rahmetli Recep Çilingir’le birlikte yaptığımız organizasyon hala hatırlanır.

Öncesinde tanışır sohbet ederdik ama yine aynı dönemde sevgili Alper Alp’le yollarımız kesişti. Alper’in o dönemde bir dergi çıkarma projesi vardı. Alper, Recep ve ben oturup konuştuk ve Moon Life Dergisi’nin temelini attık.

Piyasada benzer dergiler vardı, biz farklı bir tarz yapmak istedik. Düşünün Moon Life Dergisi’nin 10 yılı aşan mazisinde şu anki Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, iki kez kapak oldu. Evet, tarzımız farklıydı ve hem medya dünyasında hem de iş ve sanat dünyasında çok sevildi.

* * *

Yine aynı dönemde Moon Life Dergisi’nin ödül törenini başlattık. Bu yıl 10. kez düzenlediğimiz Aris Ezgi Doğan Moon Life Yılın En İyileri Ödül Töreni, artık sektörün en önemli ödül törenlerinden biri haline geldi. İlk yıllarda biraz tökezlesek de bazı hatalarımız olsa da son 4-5 yılda gerçekleştirdiğimiz ödül törenleri, parmakla gösterilen, hemen herkesin haftalarca konuştuğu gündemi belirleyen, yine sektördeki herkesin katılmak için heyecanla beklediği, katılanların da Oscar ya da Emmy Ödüllerine benzettiği bir tören haline geldi.

Çünkü Moon Life Dergisi olarak her yıl bir öncekinden daha güzel bir ödül töreni organize etmeye özen gösterdik. Her ayrıntısıyla tek tek ilgilendik. Alper de ben de tören öncesi ve tören sırasında bir hayli yorulduk.

Ama sonucunda aldığımız bir teşekkür ya da takdir eden bir söz, tüm yorgunluğumuzu alıyor.

O kadar çok takdirle karşılaşıyoruz ki, daha tören biter bitmez seneye ne yaparız diye konuşuyoruz.

İşte bu yüzden de son dönemde “bu yıl nasıl bir organizasyon olacak” diye herkesin merakla beklediği, sonrasında “bundan daha iyisi olmaz artık” dediği Moon Life Ödülleri, geçtiğimiz günlerde Cahide Palazzo’da gerçekleştirdiğimiz törenle zirveye ulaştı.

Tabii ki, biz yenisini yapana kadar…

Sevgiyle kalın, hoşça kalın.

Broadway salonları gibi

Herkes hemen hatırlayacaktır çocukluk günlerinde duyduğu, “hava karardı artık eve gir” diye seslenen anne-babamızın sesini. Çoğumuz da istemeye istemeye oyunu bırakır, arkadaşlarımızdan daha doğrusu eğlenceden kopup eve gelirdik. Ancak aklımız hala oyunda ve arkadaşlarımızda kalırdı.

Sonradan sonradan saatleri biraz geciktirmeye, eve daha geç dönmeye başladık. Bir süre sonra da bu geç dönmeleri kendimizde hak olarak gördük. Kiminin ebeveyni bu hakkı kabullendi bazıları da reddetti. Eve geç dönülmesi kabul edilince de farklı bir hayatla karşılaşmaya başladık.

Çünkü gece eğlence hayatı bambaşkadır. Çünkü gece yaşayanlarla gündüz yaşayanlar farklı düşünür. Hayata bakış açıları farklıdır karanlıktan korkmayanların. O yüzden o insanlara farklı bir eğlence sunulmalı, farklı bir kalite gösterilmeli, farklı bir ortam yaratılmalıdır.

İşte bunu en iyi başaranlardan biri de İstanbul’un vazgeçilmez eğlence mekânı haline gelen Cahide Palazzo’dur. Daha dış kapısından itibaren insanı içine çeken bir atmosfer sunar Cahide Palazzo, heykelleriyle, duvarlara ve koridorlara konan süslemeleriyle “eğlencenin merkezi” olduğunu hissettiriyor.

* * *

İstanbul’da her kesime hitap eden binlerce eğlence mekânı var. Sadece Türk müşteriye değil yabancılara yönelik de birçok mekân var. Türkiye’nin eğlence sektörünün kalbi İstanbul’a yakışan ise, sadece birkaç tane. Kalburüstü insanların eğlenebileceği mekânların hemen başında sayabileceğimiz Cahide Palazzo, sektörü iyi bilenlerin bir araya gelip oluşturduğu bir yer.

Yıllarını eğlence sektörünün zirvesinde geçiren, belki de gidip görmediği ülke kalmayan ve bu ülkelerdeki eğlence sektörünü hatmetmiş olan İzzet Çapa’nın her türlü detayı düşünüp uyguladığı Cahide Palazzo, en az onun kadar eğlence sektörünü bilen Şerbetçi Ailesi’nin sektöre kazandırdığı bir mekân.

Gece eğlencesine meraklı olanlar bilir Şerbetçi Ailesi, yaklaşık 50 yıldır bu sektörün içerisinde. Türkan Şerbetçi, sert erkeklerin, bıçkın delikanlıların sıkça görüldüğü ve raconların kesildiği zamanın gazino kültürünün içerisinde yoğrulmuş kelimenin tam anlamıyla eğlence sektörünün “Hanımağa”sı. Oğlu Şehmuz Şerbetçi de Hanımağa annesinden öğrendiği kadar bu sert çatışmaların yaşandığı sektörde ayakta kalabilmiş mekan sahiplerinden.

İşte bu eğlence sektörünü iyi bilen üç ismin hizmete açtığı Cahide Palazzo, mekan olduğu kadar hizmet kalitesiyle de eğlenceseverleri cezbediyor. Servis elemanlarından sunuma kadar hizmet kalitesinde üst seviyeyi tutturan Cahide Palazzo, lezzetleriyle de müşterilerini memnun etmeyi biliyor.

* * *

Diyeceksiniz ki, Cahide Palazzo hakkında neden bu kadar övgü dolu bir yazı yazdın… Birincisi gerçekten hak ediyor. İkincisi ise, geçtiğimiz günlerde Aris Ezgi Doğan Moon Life Yılın En İyileri Ödül Töreni’ni Cahide Palazzo’da gerçekleştirdik. Daha önce de defalarca gittiğim Cahide Palazzo’nun, bu kez bir organizatör olarak perde arkasını da gördüm ve o yüzden yazdım.

“Marifet iltifata tâbidir, müşterisiz meta zâyidir. İltifatsız mal zâyidir” de ondan yazdım.

Kelimenin tam anlamıyla “Hak ediyor” da o yüzden yazdım.

Hoşça kalın.

Bir kaliteli tören daha

Gazeteciliğe başladığım yıllarda tanıdığım, yaklaşık 35 yıldır arkadaş olduğumuz kadar da ağabeylik gördüğüm Salih Abi’nin (Keçeci) sahibi olduğu Quality Of Magazin Dergisi’nin 13. kuruluş yıldönümü ve ödül töreni, geçtiğimiz akşam Cahide Palazzo’da gerçekleşti. Merit Otel ve Babylon Town ana sponsorluğunda gerçekleşen ödül törenine iş, cemiyet sanat, spor ve magazin dünyasından çok sayıda ünlü isim katıldı.

Birbirine yakın masalarımız olduğu için sanatçı arkadaşım Nihan Akın ve hayat arkadaşı Enis Tunay’la masalarımızı birleştiriverdik. Eşim Nihal’in migren ağrısı nedeniyle katılamadığını söyleyince sağlık dileklerinin ardından birbirine çok yakıştırdığım Akın ve Tunay çiftiyle keyifli bir gece geçirdim.

Cahide Show ekibinin dans gösterisinin ardından sunucular Melike Öcalan ve Gökay Kalaycıoğlu’nun anonsuyla sahneye çıkan Salih Abi, ünlü İsimlerle 13. yıl pastasını kesti. Büyük bir coşkuyla yeni yaşını kutlayan derginin gecesi eğlence dolu anlara sahne oldu. Sağlık sorunları nedeniyle uzun süredir sahnelerden uzak kalan Mehmet Ali Erbil’in, sunucu Melike Öcalan’a yaptığı “el değdirme” esprisini pek hoş karşılamasam da yaşam boyu onur ödülü kazanan Zafer Ergin, Derya Baykal ve Faruk Bayhan ile birlikte İlker İnanoğlu, Çağlar Ertuğrul, Pınar Deniz, Ziynet Sali, Sakiler, Ebru Yaşar gibi birçok ünlü ismin Salih Abi’ye destek vermesi çok güzeldi. Şehmus Şerbetçi, Türkan Şerbetçi, Ali Ağaoğlu, Süleyman Orakçıoğlu, Ali Ramazanoğlu, Tuğba Özay, Haluk Levent, Orhan Gencebay, Yılmaz Vural, Ayhan Aşan ve Kubat gibi ünlü isimler de davetliler arasındaydı.

Magazin D’nin çok sevdiğim müdürü Asiye (Acar) kardeşim ile yönetmeni Timuçin Güner, Fox Haber Genel Yayın Yönetmeni Doğan Şentürk, “2. Sayfa” programıyla başarılarını kanıtlayan Müge (Dağıstanlı) ile Gülşen’in (Yüksel) ödüllendirilmesi, Salih Abi’nin seçimlerinin doğru olduğunun kanıtı gibiydi. Ancak Salih Abi’nin bu ödülleri, davetliler arasında yer alan Magazin Gazetecileri Derneği (MGD) Başkanı Okan Sarıkaya, MGD’nin kurucuları Burhan Akdağ ve Tayyar Işıksaçan ile magazin dünyasının önde gelen ismi Nurcan Sabur’a verdirmesi hoş bir jest olurdu.

Ödül töreninin uzatma dakikalarında sahneye çıkan Cem Belevi’nin kıyafetleri ve şarkıları bana hitap etmediği gibi birçok davetliye de pek cazip gelmemiş olsa ki, salonun büyük bir kısmı boşalmıştı. Ancak baştan sona kalite kokan Quality Of Magazin Dergisi’nin 13. kuruluş yıldönümü, Salih Abi’nin 40 yıldır sürdürdüğü başarılı çalışmalarına bir artı daha yazdı.