Ya Hülya Avşar’ın Hürriyet maaşı!

Bir dönem (dediğim 15-20 yıl öncesi) Gülben Ergen denilince Hülya Avşar’ın adı gelirdi akıllara. Tabii ki, Hülya Avşar denilince de Gülben Ergen. Nedense hala birinin adı geçtiğinde ötekini çağrıştırır bana. Alışkanlıktan mıdır, nedir!

Hürriyet Gazetesi’nden ayrıldıktan sonra tüm medyanın ombudsman’lığına soyunan Faruk Bildirici’nin geçtiğimiz günlerdeki yazısıyla gündeme gelen “Gülben Ergen’in, köşe yazarlığı için Hürriyet’ten 25 bin TL maaş alması”, bana Gülben Ergen-Hülya Avşar bu rekabetini hatırlattı. Çünkü Hülya Avşar da tıpkı Gülben Ergen gibi zamanında Hürriyet’te seri röportajlar yapmıştı.

Hülya Avşar’ın 2004 yılında Hürriyet’te yaptığı seri röportajları, o dönem ben organize ediyordum. Tüp bebek konusundan İstanbul trafiğine kadar birçok konuyu yetkili isimlerle masaya yatıran Hülya Avşar’ın bu söyleşileri, Hürriyet sayfalarında ilgiyle okunuyordu. Avşar ile birlikte belirlenen konulardaki yetkili isimlere ulaşıp onları bir araya getiriyor, konunun araştırmasını yapıp sorulacak soruları düzenliyordum.

O dönemlerde medya üzerinden rakip gösterilen Gülben Ergen de zaman zaman söylediği sivri sözlerle Avşar’a göndermelerde bulunuyor, her seferinde de ünlü sanatçıdan cevap gecikmiyordu. Bir yandan “Hülya Avşar Show”uyla ekranlarda boy gösteren ve ilgiyle izlenen Hülya Avşar, diğer yandan gazetecilerle iyi ilişkileri nedeniyle söylediklerinin medyada yer bulmasını sağlıyordu.

Hatta o dönemden bir anekdot anlatayım müsaadenizle… Genel yayın yönetmenim sevgili Ertuğrul Özkök, magazin müdür yardımcısı olarak gündemi aktardığım bir haber toplantısında, “Hülya Avşar’a ‘Avşar Kızı’ diye yazmayın. O kaliteli, o güzel ve akıllı kadına hiç yakışmıyor, ona daha avam bir hava veriyor, bu da ona yakışmıyor” demişti. (Hülya Avşar’a aşık mıydı, bilemiyorum! Ama aşık olsa onu da söylerdi sevgili Özkök…) O günden sonra Hülya Avşar haberlerinde “Avşar Kızı” yazmamaya özen gösterdim. Tıpkı Özkök’ün “adeta” uyarısına hala uyduğum gibi… Onu da yeri gelirse bir başka zaman anlatırım…

* * *

Gülben Ergen de boş durmuyor, bu rekabette zaman zaman öne geçmeyi başarıyordu. Bu öne geçmelerin en önemlilerinden birine şahitlik etmiştim. Tarihler 4 Mayıs 2009’u gösterdiğinde Türkiye acı bir haberle sarsılmış, teröristler Mardin’in Mazıdağı ilçesindeki Bilge Köyü’nü basmış, 44 vatandaşımızı şehit etmişti. Birçok çocuk öksüz ve yetim kalmıştı.

Ergen kolları sıvamış, yaklaşık altı ay boyunca uğraşmış, yardım edebilecek kim varsa ulaşmaya çalışmıştı. O zamanki adıyla Doğan Holding de bu seferberliğe katkıda bulunmaya karar vermişti. Hatta Türkiye’nin en büyük giyim firmalarından biri olan LC Waikiki’nin mağazalarından birinin çocuk bölümünü Gülben Ergen’le birlikte “talan” edip kıyafetleri kamyonetlere doldurmuştuk. Daha sonra da Mazıdağı’nın Bilge Köyü’nün yolunu tutmuştuk. Belki de Gülben Ergen’in bugünlerde devam ettirdiği “Çocuklar Gülsün Diye” anaokulu projesinin başlangıç adımlarından birini birlikte atmıştık.

* * *

Evet, benim yaştaki meslektaşlarım ve meslek büyüklerim Hülya Avşar ile Gülben Ergen arasındaki bu rekabeti iyi bilirler. Faruk Bildirici’nin, “Gülben Ergen Hürriyet’ten aylık 25 bin TL maaş alıyordu. Üç yıllık süreçte 850 bin TL kazandı” iddiası üzerine Ergen, “O iş biteli yıllar oldu, bunlar çok ayıp şeyler. O kadar zaman geçtikten sonra bu konuyu tekrar eşelemek çok ayıp. Bunun kime ne faydası var, neden eşeleniyor, anlamıyorum” açıklamasını yaptı. Gülben Ergen, bu açıklamasıyla Hürriyet’ten para alıp almadığı konusuna tam bir açıklama getirmedi ama “aldıysam da aldım, kime ne!” demeye getirdi.

Gülben Ergen’in Hürriyet’ten maaş alıp almadığını ya da ne kadar maaş aldığını bilmiyorum. Çünkü Gülben Ergen’in yazılarının yayınlandığı dönemde Hürriyet’ten ayrılmıştım. Bence alması da çok doğal. Ama uzun yıllar rekabet içinde olduğu Hülya Avşar’ın ne yaptığını çok iyi biliyorum.

Hem röportajlarını organize eden hem de gazetede yayınlanıncaya kadar olan sürecin tamamını yöneten biri olarak ilk röportajından sonra yönetimden gelen talimat üzerine muhasebeden Hülya Avşar’ın banka hesabına para yatırılmasını da organize ettim. Paranın miktarını net hatırlamıyorum ama gazetede aldığımız maaşlar düşünülünce o günün değerlerine göre yüksek bir parayı Hülya Avşar’ın hesabına yatırmıştık.

Sonra ne mi oldu?

Hülya Avşar, hesabına Hürriyet’ten para yatırıldığını öğrenir öğrenmez sabah yatırdığımız parayı öğleden sonra Hürriyet’in hesabına iade etti! Hürriyet yönetiminden kimse de bir daha para ödenmesini benden istemedi!

Yani Hülya Avşar, yazıları için Hürriyet’ten hiç para almadı!

Bu hiç olmadı Ali Abi!

Geçen gün Bebekköy Momo’da başlayıp Yeniköy’deki müstakil villasında doğum günü kutlamasını sürdüren Özge Özpirinçci’nin partisini polis basmıştı. Doğum gününe katılanlar ve ev sahibine göre polisin evi “basması”nın nedeni “magazinciler”di! “Magazinciler”e göre de orada bulunmalarının nedeni kendilerine ulaşan bilgi ve polis baskınıydı.

Milliyet Gazetesi’nin usta yazarı ve benim de çok sevdiğim gazeteci büyüğüm Ali Eyüboğlu da bu konuyu köşesine taşımış ve demiş ki, “Oradaki magazinciler şayet, ‘haber çıksın’ diye ‘ihbarcılık’ yapmışsa rezalet!”

Bence hiç de öyle değil Ali Abi!

* * *

Covid-19 salgınında İstanbul başı çekiyor. Vaka oranları 600’lere dayanmış. Renk kırmızıdan neredeyse siyaha dönecek. Vaka, yoğun bakım ve vefat sayıları her geçen gün zirveyi biraz daha yukarıya taşıyor.

Böyle bir durumda bırakın “magazinci” olmayı sorumlu bir vatandaş olarak dahi telefona sarılıp her olumsuzluğu polise ve adli makamlara aktarmak gerek.

“Gazeteci” kamu görevi yapar Ali Abi!

Kimse şikâyet etmese bile gazetecinin ihbarda bulunması gerek.

Nasıl ki, bu yazında “magazinciler”i Magazin Gazetecileri Derneği’ne (MGD) ihbarda bulunup “bu olayı araştırıp, gereğini yapmalı” diyerek göreve çağırıyorsun, oradaki vatandaş da “gazeteci” de “magazinci” de o doğum günü after-party’sini de ihbar etmeli!

Kimse etmese bile “magazinci” etmeli!

* * *

Bu arada dikkat ettiyseniz, “gazeteci” ve “magazinci” kelimelerini tırnak içinde yazdım şimdiye dek. Çünkü son yazısında Ali Abi, yazısının son bölümünde magazincilere yönelik eleştirilerde bulunmuş ve bence haksız yere meslektaşlarımızı küçük düşürmüş.

Bir kere “sabaha kadar buradayız” demek “tehdit” değil. Çünkü o arkadaşlarımızın işi zaten “sabaha kadar” haber peşinde koşmak!

O gazeteciler, oraya geldiyse eğer tabii ki işlerini yapmak için geldiler ve haberi de tamamlamadan gitmeyeceklerini bilmek, aklını kullanan herkesin kolaylıkla düşünebileceği bir şey.

İkincisi ise, normal sorumlu bir vatandaşın bile hakkı olan halkı bilgilendirmek için görevlerini “kamu” adına yapan gazetecilerin ihbarda bulunmasının ne sakıncası var!

Velev ki, şikayet ettiler, iyi olmuş işte. Pandemi kurallarına uygun bir şekilde bahçede sohbet ediyorlarmış, gerçekler ortaya çıkmış.

Doğum günü sahipleri ve konukları, görevlerini yapan gazetecileri suçlamak yerine “biz kurallara uyduk ve hiçbir problem de yok” deselerdi ya da hiçbir şey demeselerdi, ne tartışma olurdu ne de bu olay bu kadar uzardı.

* * *

Son olarak Ali Abi’ye bir diyeceğim daha var.

Kelime anlamıyla “rezalet”, toplumun duygularını inciten olay veya durum demektir. Rezaleti çıkarana da “rezil” denir.

Ali Abi, bu duruma “rezalet” dersen, meslektaşlarına da “rezil” demiş olursun ki, yıllarca bu mesleği yapan hem sana hem de bana bu sıfat yakışmaz.

Ayrıca yıllardır “magazinci”lerin aşağılanmasına karşı çıkan ve onların haklarını korumak için kurulmuş MGD’nin yönetiminde görev almış, onlarla birlikte kendi haklarını da korumayı görev bilmiş ve mesleğimizi yüceltmeyi boynumuza borç edinmiş “gazeteciler” olarak bu kelimeyi hak etmiyoruz.

Elbette her meslek grubunda olduğu gibi bizim de aramızda “çürük elmalar” vardır.

Ancak şu da net bir şekilde bilinmelidir ki;

“Magazinciler” de “gazeteci”dir!